11 Aralık 2009 Cuma

İnsanın Yücelebilme Sınırları Üzerine

İslam’ın temel kurallarından birisi şudur: ‘İman ve amelde kemal zirveye ulaşmak kişiyi tekellüften -Allah karşısında sorumluluk- kurtarmaz.’

Yani şu demek: İmanınız ne kadar zirveye ulaşırsa ulaşsın, Yüce Allah’a ne kadar yakın olursanız olun hayatınızın sonuna kadar namaz kılmakla, oruç tutmakla, haramlardan uzak kalmakla, Allah’ın emirlerini yerine getirmekle yükümlüsün. Ne kadar yücelirsen yücel sen ‘kul’sun ve Yüce Yaratan da Rab’dır, Malik’tir, Allah’tır.

Çünkü insan yaradılışı gereği zayıftır, sonludur, sorunludur, muhtaçtır ve gücü sınırlıdır. Hz. İsa ölüleri diriltirdi ama aynı Hz. İsa (as) kendini jurnalleyen veya kötülük düşünenlerin ölü yüreklerini diriltememiştir. Hz. Peygamber, Sevr’de mağarada kapıya ağ ören örümcek ve yumurtaya oturan güvercinle müşriklerin şerrinden emin olmuştur ama Uhud’da mübarek yüzüne gelen ve yüzünü yaralayan kılıca müdahale edememiştir. İnsanların en hayırlılarından verdiğimiz bu iki örnek bile insanın beşeriyetinin sınırlarının keskin çizgilerle çizildiğini gösteriyor.

Biz iman edenler bazen amelimize, iyiliklerimize, ibadetlerimize ve iyi ahlakımıza güvenerek ‘la yüs’el’ sorumsuz ve hesaba çekilemez olduğumuzu zannederiz. Şeytan bazen insanlarla böyle oynar. Kötüleri göstererek senin kendini iyilerden saymanı sağlar. Böylece insanı Allah’ın rahmetiyle aldatır.

Bu yazımızda Peygamberliğin son halkası ve insanlığın kemalinin zirvesi olan Hz. Peygamber’in (sav) şahsına, özeline, yetki ve irade sahasına işaret eden bazı ayetlerden örnek vermek istiyorum. Bu örneklerle neyi kastettiğimi de sonunda söyleyeceğim:

1. “Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şahdamarını mutlaka keserdik. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı” (Hakka, 44-47)

Ayet Kuran’ın Allah’ın kelamı olduğunu ifade ettikten sonra, Hz. Peygamber’in (sav) O’nu uydurup Allah’a dayandırmasının mümkün olmadığı, böyle bir şey yapmış olsaydı -ki mümkün değildir- şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını ve kimsenin O’nu bu cezadan kurtaramayacağını belirtiyor. İfadeler ne kadar keskin değil mi?

2. “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Hud, 112)

‘Dosdoğru’ diye tercüme ettiğimiz ifade ayette ‘istikamet’ olarak geçer. İstikamet tutarlı, devamlı ve Allah’ın rızası gözetilen dindarlık anlamına gelir. Bu ayetin vurgusu o kadar derin iz bırakıyordu ki Hz. Peygamber (sav): “Bu sure beni ihtiyarlattı” buyuracaktır.

3. “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur.” (Hud, 113)

Burada da ayet geneli ifade eder. Kimse bu hitabın dışında değildir. Her seviyedeki her insan bu tehdidin kapsamı alanındadır.

4. “Ey Muhammed! Mümin olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin.” (Şu’ara, 3)

“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir.” (Kasas, 56)
Bu iki sure de Mekke’de inmiştir. Hz. Peygamber (sav) başta amcası Ebu Talip olmak üzere birçok kişinin şirkte direnmesi karşısında büyük üzüntü yaşıyor, onların hidayeti için Allah’a çok yalvarıyordu. İnsanları ucu cennete açılan rahmet merdivenine yönlendiren Allah’ın Peygamberinin isyanlar karşısında yaşadığı bu tarifsiz ıstırabı ileten ayetler adeta şunu anlatıyordu:
Sen Ey Peygamber (sav) hidayeti hak etmeyene üzülmeyeceksin. Sana düşen ancak tebliği ve irşattır. Yönlendirmedir. Tekliftir. İletişim kurmaktır. Daha sonrası seni aşar. Bir insan bütün iletişim organlarını bunlara kapatmışsa üzülmeyeceksin. Narin kalbin bunlara üzülüyor, biliyorum ama sırf sen seviyorsun diye ben hak etmeyene hidayeti vermem. Hak edecek. Uğraşacak.

5. “Ey Muhammed! Biz sana kitabı (Kuran’ı) hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma. Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır. Çok merhamet edendir. Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.” (Nisa, 105-107)

Denir ki bu ayetler Rifaa isimli bir sahabeyi töhmet altıda bırakan ağzı kalabalık bir ailenin üste çıkma gayreti üzerine iner. Ayetlerde Hz. Peygamber (sav) uyarılır ve olaya temkinli yaklaşması ve olayı iyi etüt etmesi emredilir. Vurgusu hayli sert olan ayetlerdir bunlar.

Yüce kitabımızda bu ve benzeri hayli ayet-i kerime mevcuttur. Bütün bu ayetlerde Hz. Peygamber’in (sav) Yüce şahsiyetinden bizlere ikaz vardır. Yoksa Hz. Peygamber’in -hâşâ- eksikliğine vurgudan söz edilemez. Çünkü ayetler indikçe O, öğreniyor ve sonra uyguluyordu.

Burada şu dersi unutmamak lazım. Allah’ın Peygamberi bu denli sert uyarılıyorsa ya biz iman eden sade Müslümanlar ne yapacağız! Ya biz yanlışlar yaparsak, ya biz zulümden yana olursak! Ya biz kendimizi sorgusuz cennete layık sayarsak?

Evet, eğer biz yanlışlık yaparsak acaba öte âlemde hangi tavırlara muhatap olacağız. Varın bunun cevabını sizler takdir ediniz.

10 Aralık 2009 Perşembe

Sahabenin Aleyhinde Konuşanlara Cevap Vermeyen Lanetlidir

08 Aralık 2009 Salı

Övülmüşe İthafen

Vemâ medahtu Muhammeden bimekâletî

Velâkin medahtu mekâletî bi Muhammed.


[Sözlerimle Hz. Muhammed'i (s.a.v) övebilmiş sayılmam,ama Hz. Muhammed (s.a.v), sözlerimin arasına girerek, onları övülecek kıvama getirir.]

02 Aralık 2009 Çarşamba

Hesap Günü Yaklaşırken

İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.
(Enbiya, 1)

27 Kasım 2009 Cuma

Düşünmemiz Gerekmez mi?: Vakıa Suresi

47) Diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?

48) Önceki atalarımız da mı?

49) De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,

50) Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!

51) Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!

52) Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

53) Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

54) Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.

55) Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

56) İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!

57) Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?

58) Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?

59) Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

60) Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.

61) Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir âlemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).

62) Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

63) Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.

64) Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

65) Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.

66) Doğrusu borç altına girdik.

67) Daha doğrusu, biz yoksul kaldık (derdiniz).

68) Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

69) Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

70) Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

71) Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,

72) Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

73) Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.

74) Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.

15 Kasım 2009 Pazar

Rabbim Dilerse ...

Hiçbir şey hakkında sakın “yarın şunu yapacağım” deme! Ancak, “Allah dilerse yapacağım” de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır” de.
[Kehf Suresi, 23-24]

Bkz.(Emel ve Ecel)

14 Kasım 2009 Cumartesi

Peygamber Dostları'nın Misali

2 melek vardır. Biri şiddeti emreder, diğeri yumuşaklığı... Her ikisi de haklıdır. Şiddeti emreden Cebrail, yumuşaklığı emreden Mikail'dir. İki peygamber vardır. Biri yumuşaklığı emreder, diğeri şiddeti... Her ikisi de haklıdır. Yumuşaklığı emreden Hz. İbrahim, şiddeti emreden Hz. Nuh'tur. İki arkadaşım vardır. Biri yumuşaklığı emreder, diğeri şiddeti... Bunlar da haklıdır. Yumuşaklığı emreden Ebu Bekir, şiddeti emreden Ömer'dir.
[Taberani]

Allah (c.c) onlardan razı olsun

13 Kasım 2009 Cuma

Kurban ve Bayramı Doğru Anlamak

KURBAN ÜZERİNE

Önümüzdeki hafta Kurban Bayramı'nı kutlayacağız. Hacılar Mekke ve Medine'de, bizler de ülkemizde kurban ve bayram şuurunu yeniden hatırlayacağız.


Kurban, kesilen hayvana verilen ad olmakla beraber; Allah'a yaklaştıran veya kendisiyle Allah'a yaklaşılan şey anlamına gelir. Bütün dinlerin ortak ibadet ve ritüellerindendir. Kur'an-ı Kerim bunu anlatır (Hacc 34, 36; Kevser 2).

Hicretin ikinci yılından itibaren peygamberimiz her yıl kurban kesmiş, gücü yeten kimselere de kesmelerini emretmiştir. Hanefiler kurbanı vacip görmüş, diğer üç mezhep ise sünnet-i müekkede (yani farz ve vacip gücünden olmamakla beraber sık sık, devamlı uygulanan ibadet) olarak kabul etmişlerdir.

Bizler kurbanı, bayram günlerinde kesilen ve eti dağıtılan bir hayvanla ilgili işlem olarak görmüşüz yıllarca. İşin et ile ilgili olan kısmı böyle. Ama kurban şuuru çok öte anlamlar taşır. Bizler Kurban Bayramı'nda, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'in Yüce Allah'ın emrine tam bir itaat konusunda verdikleri başarılı imtihanın hatırasını tazeleriz. Kurbandan; Hz. İbrahim, Hz. İsmail, gönderilen kurban ve kurban işlemi dörtgeninde trajik olarak sunulan olayın çok ötesinde fedakárlık, ihlas, samimiyet anlaşılmalıdır.

Kurbanın hedefi, bunu hatırlatmaktır. Hayvan da olsa neticede bir can alıyorsun. Ve bununla da günaha girmiyorsun. Ama Allah rızası için yapılan bu işlemin hakkını verebiliyor musun? Kestiğin kurbana layık mısın? O hayvan senden razı olacak mı? Kurban günlerinde; içindeki kin, nefret, düşmanlık, çekememezlik, zulüm, ihanet, isyan gibi menfi bütün duyguları da kurban edebiliyor musun? Hz. İsmail'in boyun eğdiği gibi sen de Yüce Allah'a boyun eğebiliyor musun? Egonu yenip, bencilliği bir kenara atıp insana, insanca muamele edebiliyor musun? Başkasının kusurundan önce kendi hatalarını görebiliyor musun? Artık hata ve günahlarından vazgeçme anlamında simgesel bir fedakárlığa hazır mısın? Kurbandan önce bütün bu soruları kendimize soralım bayram sabahı.

Hayvan haklarını korumak adına kurbana karşı olmak yanlıştır. Zira her gün yüz binlerce hayvan kesilmektedir. Karşı olunması gereken; kurban işinin bilinçsizce, sağlık koşullarından uzak bir şekilde yerine getirilmesi olmalıdır. Kurban, ibadete aracı olan kutsal bir varlıktır. Onun özenle, saygı duyarak, hakaret etmeden, küçümsemeden, işkencesiz, sağlıklı şartlara uygun ve en az acıyla kurban edilmesi gerekir.

Hz. Peygamber (SAV), hayvanın gözü önünde bıçağını keskinleştiren ve hayvanları birbiri önünde kesen birini gördüğünde, "Neden böyle yapıyorsun! Bu hayvanı iki kez mi öldüreceksin" buyurarak ikaz etmiştir. "Hayvana iyi davranın, eziyet etmeyin" buyurarak kurbanın incitilmemesi gerektiğini ısrarla belirtmiştir.

Belli yaşa gelmemiş körpe hayvanların kurban olmayacağını belirterek ekolojik dengeyi korumuştur. Bu nedenle de; kasap kadar usta olmayanların kurbanımı ben yerine getireceğim düşüncesiyle hayvana eziyet etmesi günahtır, vebaldir. İslam fıkıhçıları hayvana daha az acı verecekse, şoklama ile -bu durumla ölmemek koşuluyla- hayvanların sersemletilebileceğine olur vermişlerdir.

Kurban, kesim yerine götürülürken, taşınırken çok özen gösterilmeli, horlanmamalı, eziyet edilmemelidir. Bilinmeli ki, o kurbanın da bizden alacağı olabilir. O da ahirette bize hesap sorabilir. Peygamberimiz (SAV) "Her nefes alıp veren canlının hakkı ve hesabı vardır" derken buna dikkat çeker. Eskiler kesim yerine gelirken kurbanlık hayvanın gözlerini bağlayarak olabildiğince merhametli davranmışlardır. Kurbanın bir can taşıdığını, ruhu olduğunu, kendi álemlerince hayatları olduğunu unutmayalım.

BAYRAM ÜZERİNE

Bayram, sevinç ve güzellikleri paylaşma günleridir. Dargınlar barışmalı, yakınları, dostları, tanıdıkları ziyaret etmeli. Tanınan tanınmayan herkese selam verilmeli. Yakınlıkları, sevgileri pekiştirilmeli. Hastaneler, çocuk yurtları, yoksul evleri ziyaret edilip hediyeler verilmelidir. Çocuklar sevindirilmeli, yoksullar, kimsesizler, gücü yetmeyenler hatırlanmalı. Şehit ailelerine yalnız olmadıkları hissettirilmelidir.

Bayram namazı ihmal edilmemelidir. Hz. Peygamber (SAV) zamanında kızlar ve kadınlar da bayram namazına katılmışlardır. Ümmü Atiyye (RA) der ki: "Bayram günlerinde biz kadınlara namaz kılmamız emredilirdi. Kadınlar, erkeklerin arka tarafında olur, onlarla birlikte tekbir getirir ve dua ederlerdi" (Buhari, İydeyn, 12). (Buradan, kadınlara bayram namazının vacip olduğu hükmü çıkarılmaz. Ancak gitmeleri tavsiye edilir.) Hz. Peygamber (SAV) bayram günü tef çalıp eğlenen insanlara karşı çıkanları gördüğünde onlara müdahale eder ve toleranslı davranır, "Bu onların bayram günüdür, onlara ilişmeyin" buyururlardı.

Bayramda çocuklara özel bir ilgi göstermeliyiz. Sadece kendi çocuğumuza değil, bütün çocuklara. Özellikle de babasız-annesiz çocuklara. Keşke her annesiz-babasız çocuğun sembolik anlamda da olsa bir babası ve annesi olsaydı. En azından özel günlerde evine konuk etseydi. Hz. Peygamber (SAV), babası Uhud harbinde şehit düşen bir çocuğu ağlarken gördüğünde -bir bayram sabahı- başını okşamış, kucağına almış ve şöyle buyurmuştur: "Ben senin baban olayım, Aişe de senin annen olsun ister misin?"

Kalbim çok katı diyen bir başkasına da, "Hiç yetim başı okşadın mı? Yetim başı okşa da kalbindeki katılık sona ersin." buyurmuştur.

Bayramınız Şimdiden Mübarek Olsun ...

10 Kasım 2009 Salı

Utandıran Bir Ahlaki Çöküş Yaşıyoruz

Müslümanlık ve güzel ahlak birbirinden ayrılmaz iki temeldir.

Müslüman güzel ahlaklı olmak zorundadır. Güzel ahlak da her Müslüman’da görülmelidir. Olması gereken de bu. Ama olan bu mu? Maalesef hayır. Böyle değil. Bunun böyle olmadığını görmek için gazete sahifelerine, televizyon ekranlarına bakmak yeterlidir. Bugünkü yazımda özellikle gazete sahifelerinde yer alan bazı haberlere yer vererek ufak bir sorgulama yapmak istiyorum. Ülkemizin hemen hemen genelinde görülen bu tür olayları sizler de kendi çevrenizde gözlemliyorsunuzdur. Ve tabii ki sizler de benim gibi, “Bize yakışıyor mu bütün bunlar” diye sorguluyorsunuzdur. Şimdi bu haberlere kısaca bakalım.


“Geçim sıkıntısından bunalan anne çocuğuyla intihar etti.”


Bu ön plana çıkan bir haber. Duyduğumuz bir haber. Hiç şüphe yok ki bunun benzeri olay hayli çoktur. Çoğundan haberdar bile değilizdir. Burada kim suçlu, kim günahkâr? Bir anne nasıl bu hale gelebilir. Hangi anne çocuğunun canına kıymak ister ki! Hangimizin annesi böyle bir şey düşünür. Annenizin merhametini, rahmetini, affını, sıcaklığını düşünün. İnanınız ki çocuğuyla beraber köprüden atlayan annenin sizin annenizden hiçbir farkı yoktur. Evladını sevmesi, merhamet etmesi açısından bütün anneler aynı değiller mi? Öyleyse bir anneyi böylesi bir cinnet noktasına getiren hangi ruh halidir. Bunu sorgulamamız gerekmez mi? Böylesi annelerin çaresizliğine kayıtsız kalan akrabaları bu günahın ortağı değiller mi? Bu anneyi ve evladını doyuramayan yöneticiler hiç mi vebal altında değiller? Bu olayları görüp de, sadece bakakalan dini yetkililerin vicdanı hiç mi sızlamaz? Sanıyor musunuz ki bu işin bütün vebali sadece bir anneye yüklenilecek. Sanıyor musunuz ki Allah (cc) büyük mahkemede bütün etkili ve yetkilileri sorgulamayacak. Tam bunu sormuşken burada Hz. Ömer’i (ra) hatırlamamak mümkün mü? Ne diyordu Hz. Ömer (ra):


“Dicle kıyısında kapsa bir kurt bir koyunu, Adli İlahi (İlahi Adalet) gelir sorar Ömer’den onu.”


Ömerlerini, Ömer ruhlularını yitirmiş ve böylesi ufuk insanları yetiştiremeyen bir toplumda daha nice anne çocuğuyla kendini belirsizliğe atacaktır. İçimiz kan ağlasa da bu böyle. Maalesef nicesi çaresizliğine, yok oluşu bir çare bilecek. Yazık, binlerce defa yazık ama bu böyle olacak.


“Gayrimeşru çocuk doğuran anne ve çocukları katledildi.”


İnsan öldürmenin, insan hayatına kastetmenin her türlüsünü şiddetle reddeden bir mirasımız var. İnsan yaşatmayı erdem bilen bir vahyin çocuklarıyız. Harp sahasında ölmüş bir çocuk vücudunu gördüğünde, bütün bir gün Allah’a yalvarıp, “Ya Rabbi, Muhammedinin bundan haberi yoktur” diyerek terbiyesini ilan eden bir peygamberin sevenleriyiz. Peki, ya annesi tarafından gayrimeşru bir ilişki sonucunda dünyaya gelmiş olan şu çocuğun günahı ne? Hangi kahrolası el bu çocuğun hayatına son verebilir. Hangi nasipsiz beyin böyle bir cinayetin tetiğine bas emri verebilir. Hiç kimse böyle bir karar veremez. Ve hiç kimseye böyle bir yetkiyi Yüce Allah vermemiştir.

Hz. Peygamber’e (sav), Hz. Ömer’e (ra) ve Hz. Ali’ye (ra) gelen bazı kadınlar zinadan hamile olduklarını ilan ettiklerinde hepsinin cevabı aynı olmuştur. Şöyle demişlerdir: “Çocuğunu doğur. Onun bir günahı yoktur.” Ortada gayrimeşru bir ilişkiden olan çocuk varsa -ki gayrimeşru hiçbir ilişkiye, hiçbir din ve vicdan onay veremez- o çocuğu sahiplenmek herkesin boynunun borcudur. Çünkü hiçbir çocuk, baba ve annesinden dolayı kınanamaz.


“Sel sonucu ortaya saçılan mallar yağma edildi.”


Hırsızlık, yağma ve gasp kardeş kavramlardır. Belki yağma bunların en çirkinidir. Çünkü yağma olaylarında çaresiz kalan bir insanın çaresizliğini istismar vardır. Çoğu kez yağmayı yapan hiç uğraşmadan, riske bile girmeden başkasının malına el koyar. Ne kadar onursuzca bir kazanç değil mi? Tabii adına kazanç denilebilirse. Maalesef son zamanlarda bunu da yaşadık. Sel felaketlerinde malını yitirmiş insanlarımız, ortaya saçılan mallarını kamyonete doldurup evine taşıyan insanların görüntüsüyle haylice sarsılmadılar mı? Bu görüntülerin İslam’la, İslam ahlakıyla beraber anılması mümkün mü?


“Boşanan eşler mahremlerini ortalığa yayıyorlar.”


Boşanma davalarında bolca görülen manzaralardan birisi de bu. İnsanlar tabii ki anlaşamayabilirler. Tabii ki boşanabilirler. Tabii ki tatlı ve acı hatıraları olabilir. Tabii ki zafiyetleri olabilir. Tabii ki başkasının duymasından rahatsız olacakları eksiklikleri olabilir. Hepimiz insanız ve hepimizin yığınla eksiği, zayıf noktası, zafiyetleri olabilir. Peki, bu görülen manzara hoş mu? Ahlaki mi? Yakışıyor mu? Boşanan eşlerin birbirlerinin mahremlerini ortaya saçmaları doğru mu? Bunun kime faydası var. Bundan kim kârlı çıkıyor. Daha doğrusu bundan zarar görmeyen var mı? Ne kötü bir alışkanlık değil mi?

Hz. Peygamber (sav) sanki bugünleri anlatırcasına şöyle uyarıyor: “Allah katında en onursuz insan geceleyin eşinin kulağına fısıldadığı şeyi sabahleyin başkasına ilan edendir.”

Ne dersiniz, sadece bu olaylara bakmak bile bizim Kuran ve Hz. Peygamber (sav) ahlakından ne kadar uzak olduğumuzu tespit için yeterli değil mi?

Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu
6 Kasım 2009

02 Kasım 2009 Pazartesi

Allah Resulü Nelerden Allah'a Sığınırdı?

1- Allah'ım! Hazineleri senin kudretinde olan her türlü hayrı isterim ve hazineleri senin kudretinde olan her şerden sana sığınırım. (Hákim)

2- Allah'ım! Kötü günden, kötü geceden, kötü saatten, kötü arkadaştan, evimin yakınındaki kötü komşudan sana sığınırım. (Tabarani)

3- Allah'ım! Faydasız ilimden, kabul olmayan amelden, karşılık görmeyen duadan sana sığınırım. (Müslim, Zikr, 73; Ebu Davut, Vitr, 32; Nesai, Daavat, 68; Nesai, İstiaze, 13; Müsned, ibn Hibban, Hákim)

4- Allah'ım! Fakir düşmekten, yoksulluktan, zillete düşmekten sana sığınırım. Allah'ım başkasına zulmetmekten ve başkası tarafından zulme uğramaktan da sana sığınırım. (Ebu Davut, Vitr, 32; Nesai, İstiaze, 14; İbn Mace, Dua, 3; Ahmed, Müsned, 2/305)

5- Allah'ım! Hilekár dosttan sana sığınırım. O (sözde) dost ki, bana dost bakışıyla bakar! Halbuki kalbiyle her an beni kontrol eder. Benim iyi bir iş yaptığımı görürse onu örter. Benim kötü bir işimi ve hatamı görürse hemen etrafa yayar.

6- Allah'ım! Beni -gözümü açıp kapatacak kadar- kısa bir an bile nefsimle baş başa bırakma. Bana verdiğin iyi şeyleri benden geri alma.

Günahların dengemizi bozduğu anlarda "Allah'ım! Sana Peygamberimizin sığındığı gibi sığınırım" demekten başka çare var mı?